‘Organ bağışında toplumsal seferberlik başlatılmalı’
Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ulaş Sözener, Türkiye’nin canlı vericili organ nakillerinde önemli bir başarıya sahip olduğunu ancak kadavradan organ bağışının yetersiz kaldığını söyleyerek, “2026 yılının ilk 10 ayında beyin ölümü gerçekleşen kişilerin yalnızca yüzde 18’inde organ bağışı yapıldı. Toprak olan bu organlar binlerce hasta için yeni bir yaşam umudu olabilirdi. Bu veri dikkate alınıp organ bağışında toplumsal seferberlik başlatılmalı” dedi.
Medicana International Ankara Hastanesi Organ Nakli Merkezi Sorumlusu Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Ulaş Sözener, 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası kapsamında açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin canlı vericili organ nakillerinde önemli bir deneyime sahip olduğunu ancak kadavradan organ bağışı konusunda aynı başarıya ulaşamadığını vurgulayan Doç. Dr. Sözener, “İki nakil yönteminin de kendine özgü avantajları ve riskleri bulunmaktadır. Canlı vericili nakillerde en önemli konu, yalnızca alıcının değil, vericinin sağlığının da korunmasıdır. Çünkü karşımızda herhangi bir hastalığı bulunmayan, sağlıklı bir insan vardır. Bu nedenle vericinin genel sağlık durumu, böbrek ve karaciğer fonksiyonları, anatomik yapısı ve olası riskleri ayrıntılı biçimde değerlendirilir. Vericinin hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradesiyle karar vermesi esastır. Canlı vericiden böbrek alınması da her cerrahi girişim gibi kanama, enfeksiyon, anesteziye bağlı komplikasyonlar ve pıhtı oluşumu gibi riskler taşır. Uzun dönemde tek böbrekle yaşamın getirebileceği sağlık risklerinin de takip edilmesi gerekir. Bu nedenle canlı vericili nakillerde vericinin güvenliği her zaman önceliğimizdir” diye konuştu.
‘KADAVRADAN NAKİLDE ZAMANLA YARIŞILIR’
Kadavradan organ naklinin, beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin organlarının uygun koşullarda alınarak organ bekleyen hastalara nakledilmesiyle gerçekleştirildiğini belirten Doç. Dr. Sözener, “Bu yöntemde zaman hayati önem taşımaktadır. Beyin ölümü, beynin tüm fonksiyonlarının geri dönüşümsüz olarak kaybedildiği ve tıbben ve hukuken ölüm anlamına gelen bir durumdur. Tanı, organ nakli ekibinden bağımsız yetkili hekimler tarafından bilimsel kriterler doğrultusunda konulur. Bu süreçte yoğun bakım desteğiyle bazı organların dolaşımı ve oksijenlenmesi bir süre sürdürülebilir. Ancak organların nakil için uygunluğunu koruyabilmesi açısından zamanla yarışılır. Organların alınması, uygun alıcıların belirlenmesi, muhafazası ve nakil merkezlerine ulaştırılması koordinasyon gerektiren hassas aşamalardır. Organlar vücut dışında belirli sürelerle korunabilir; bu süre organlara göre değişir. Böbrekler uygun koruma koşullarında yaklaşık 24-36 saat muhafaza edilebilir. Dolayısıyla kadavradan nakilde bağış kararının zamanında alınması ve nakil koordinasyonunun hızlı yürütülmesi büyük önem taşır. Beyin ölümünün geri dönüşü olmayan bir süreç olduğu unutulmamalı; koma veya bitkisel hayatla karıştırılmamalıdır. Bu gerçeğin doğru anlaşılması, organların başka hastalara umut olmasının önünü açabilir” dedi.
Doç. Dr. Ulaş Sözener, sözlerini şöyle sürdürdü; “2026 yılının ilk 10 ayında beyin ölümü tanısı konulan 2 bin 78 kişiden yalnızca 375'inde organ bağışı gerçekleşti. Bu yaklaşık yüzde 18'lik bir orana karşılık gelmektedir. Bu rakamlar, organ bağışının artırılması konusunda önemli bir potansiyel bulunduğunu gösteriyor. İlk 10 ayda beyin ölümü tanısı konulan 2 bin 78 kişinin 375'inde bağış gerçekleşirken, bin 703 vakada bağış yapılmadı. Elbette beyin ölümü gerçekleşen her kişinin bütün organları nakle uygun olmayabilir. Ancak bağış gerçekleşmeyen vakalarda her bir kişiden sekiz kişiye kadar nakil yapılabileceği varsayıldığında, teorik olarak 13 bin 624 kişiye ulaşabilecek bir yaşam umudu söz konusu. Bu rakam gerçekleşebilecek nakil sayısını değil, organ bağışının taşıdığı potansiyeli ortaya koyuyor. Diğer taraftan bugün ülkemizde 30 bin 675 hasta organ nakli bekliyor; bunların 26 bin 141'ini böbrek nakli bekleyen hastalar oluşturuyor. 2025 yılında ise 4 bin 769 hasta organ nakli beklerken hayatını kaybetti. Bu tablo, organ bağışının yalnızca toplumsal duyarlılık meselesi değil, doğrudan insan hayatını ilgilendiren bir konu olduğunu gösteriyor.”
‘EĞİTİM VE TOPLUMSAL FARKINDALIK BELİRLEYİCİ’
Dünyadaki organ bağışı uygulamalarına dikkat çeken Doç. Dr. Sözener, “Ülkeler arasındaki farklılıklar yalnızca sağlık altyapısıyla açıklanamaz. Eğitim, toplumsal bilinç, güven ve organ bağışı sistemleri etkinliği de belirleyicisidir. İspanya ve ABD gibi ülkeler kadavradan organ bağışında öne çıkmaktadır. Organ bağışı konusunda ülkeler arasında önemli farklılıklar bulunuyor. 2024 yılı uluslararası verilerine göre İspanya’da milyonda 53,9, ABD'de ise milyonda 49,7 kadavradan organ bağışçısı bildirildi. Bu ülkelerde organ bağışı; toplumun bilinçlendirilmesi, sağlık çalışanlarının eğitimi, yoğun bakım ve organ nakli koordinasyonunun güçlendirilmesiyle bütüncül bir sistem olarak yürütülüyor. Türkiye'de canlı vericili nakillerin yaygın olması, kadavradan bağışın artırılması ihtiyacını ortadan kaldırmıyor; aksine iki yöntemin birbirini tamamlaması gerekiyor. Beyin ölümü, organ bağışı ve nakil süreçlerine ilişkin doğru bilgilerin yaygınlaştırılması, yanlış inanışların giderilmesi ve bağış kararının aile içinde konuşulması büyük önem taşıyor. Kadavradan organ bağışı çok değerli bir dayanışma örneğidir. Bağış kararının aile içinde konuşulması ve yakınlarla paylaşılması önemlidir. Organ nakli bekleyen bir hasta için uygun organın bulunması, yalnızca bir ameliyatın gerçekleşmesi değildir. Yıllardır diyalize bağlı yaşayan bir insanın yeniden özgürce hayatına devam edebilmesi, ailesiyle ve sevdikleriyle geleceğe dair planlar kurabilmesidir. Organ bağışı, kaybettiğimiz bir insanı geri getiremez ancak onun başka insanların hayatında yaşamasına vesile olabilir. Bir insanın hayatı sona ererken başka hayatların devam etmesine imkan tanımak, geride bırakılabilecek en kıymetli miraslardan biridir. Yakınımızı kaybettiğimizde organ bağışını düşünmek kolay olmasa da vereceğimiz kararın başka insanlara yeniden yaşama şansı sunabileceğini unutmamalıyız” dedi.