‘TEDMEM 2025 Eğitim Değerlendirme Raporu’ yayımlandı
Türk Eğitim Derneği’nin düşünce kuruluşu TEDMEM tarafından hazırlanan 2025 Eğitim Değerlendirme Raporu yayımlandı. 2014 yılından bu yana her yıl hazırlanan bu rapor, Türkiye’de eğitim sisteminde bir yıl içinde öne çıkan gelişmeleri veriye dayalı ve çözüm odaklı bir yaklaşımla ele alıyor.
Yönetişim ve finansman, temel eğitim ve ortaöğretim, ölçme-değerlendirme, öğretmenlik ve yükseköğretim başlıklarında hazırlanan TEDMEM 2025 Eğitim Değerlendirme Raporu, yalnızca mevcut durumu analiz etmekle kalmayıp politika önerileri de sunuyor. Rapor, eğitim sisteminin artık yalnızca dijitalleşme ile değil; demografik dönüşüm, ekonomik gerçekler, yapay zeka ve iklim krizi gibi çok boyutlu dinamiklerle yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Raporda, “Türkiye’de son 10 yılda doğum sayılarının hızla düştüğüne ve bu durumun eğitim sistemi açısından yeni bir planlama ihtiyacı ortaya çıkardığına dikkat çekiliyor. TÜİK verilerine göre 2014 yılında 1 milyon 351 bin 88 olan canlı doğum sayısı, 2024 yılında 937 bin 559’a gerileyerek son on yılda yüzde 30,6 oranında azaldı. Bu da 2030 yılında ilkokula başlayacak öğrenci sayısının yüzde 21 daha düşük olacağı anlamına geliyor. Bu tablo eğitim bütçesinden derslik kapasitesine, öğretmen planlamasından yükseköğretim kontenjanlarına kadar tüm yapının yeniden ele alınmasını zorunlu kılıyor. Eğitim sisteminde demografik dönüşümü dikkate alan yeni bir stratejik eylem planı gereklidir. Doğurganlık hızındaki düşüş, orta vadede yükseköğretime de yansıyacaktır. Yalnızca uluslararası öğrenci sayısını artırmaya dayalı yaklaşımlar yeterli değildir. Üniversite kapasitesinin de gözden geçirilmesi ve hayat boyu öğrenmenin güçlendirilmesi gereklidir” denildi.
‘EĞİTİM BÜTÇESİ ARTIYOR ANCAK NİTELİĞİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN YETERLİ DEĞİL’
TEDMEM raporunda 2025 yılı eğitim bütçesi bir önceki yıla göre yüzde 35 artarak 2 trilyon 186 milyar TL’ye ulaştığı, ancak bu artışın reel anlamda eğitimin niteliğini güçlendirecek bir mali kapasite sunmadığına dikkat çekilerek, “Yüksek enflasyon nedeniyle bu artış büyük ölçüde mevcut harcama düzeyini korumaya yönelik kalmıştır. Kaynaklar doğrudan eğitimin niteliğini artıracak alanlara yönlendirilmelidir. Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi 1 trilyon 451 milyar TL’ye ulaşmıştır. Ancak merkezi yönetim bütçesinden aldığı pay son üç yıldır yüzde 10’un altında kalmıştır. Ayrıca bütçenin yaklaşık yüzde 80’inin personel giderlerinden oluşması nedeniyle, eğitimde niteliği artırmaya yönelik yatırım ve politika alanlarında kullanılabilecek kaynakların sınırlıdır” ifadeleri kullanıldı.
‘ORTAÖĞRETİMDE SORUN SÜRE DEĞİL ÖĞRENME SÜREÇLERİNİN NİTELİĞİ’
Raporda, Türkiye’nin son yirmi yılda ortaöğretime erişimde özellikle kız çocuklarının eğitime katılımı açısından önemli ilerlemeler kaydettiği ifade edilerek, “Süre tartışmalarının bu kazanımları zayıflatmayacak bir perspektifle ele alınması gerekmektedir. Ortaöğretimde öne çıkan başlıca sorun alanları şu şekildedir; üniversite kapısındaki yığılma, liselerin hayata hazırlama işlevinin zayıflaması, artan devamsızlık, sınıf tekrarı ve açık öğretime yönelim, sınav odaklı yapının öğrenme süreçlerini gölgelemesi. Bundan sonraki adımların merkezine süre değil, ortaöğretimin işlevi ve niteliği yerleştirilmelidir” kaydedildi.
‘DİJİTALLEŞME VE YAPAY ZEKA ALANINDA KRİTİK ADIMLAR’
Raporda, “2025 yılında eğitimde dijitalleşme ve yapay zekâ alanında teknik kapasitenin güçlendirilmesine yönelik önemli adımlar atılmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Bakanlık Yönetim Sistemi’nin devreye alınması, Yapay Zekâ ve Büyük Veri Uygulamaları Daire Başkanlığı’nın kurulması ve Eğitimde Yapay Zekâ Politika Belgesi’nin yayımlanması gibi gelişmelerin önemli altyapı adımlarıdır. Ancak dijital dönüşümün başarısının yalnızca teknik altyapının büyüklüğüyle değil, bu araçların öğretimin niteliğine ve öğrenme süreçlerine yaptığı katkıyla değerlendirilmelidir” denildi.
‘9’UNCU SINIFTA AÇIK ÖĞRETİME GEÇEN ÖĞRENCİ SAYISI BİR YILDA YAKLAŞIK ÜÇ KAT ARTMIŞTIR’
Raporda, ortaokuldan liseye geçiş dönemi olan 9’uncu sınıfa dikkat çekilerek, “Veriler, öğrencilerin önemli bir bölümünün eğitim sistemiyle bağının bu kademede zayıfladığını ortaya koymaktadır. 2024-2025 eğitim öğretim yılında 9’uncu sınıf düzeyinde genel liselerde yüzde 18,5, mesleki ve teknik liselerde yüzde 28,5, imam hatip liselerinde ise yüzde 30 oranında sınıf tekrarı gerçekleştiği belirtiliyor. 9’uncu sınıfta açık öğretime geçen öğrenci sayısı bir yılda yaklaşık üç kat artmıştır. Ortaöğretime geçişte öğrencilerin akademik ve sosyal uyumunu güçlendirecek politikalara ihtiyaç duyulmaktadır” ifadelerine yer verildi.
YÜKSEKÖĞRETİME GEÇİŞTE TEKRAR EDEN SINAV DÖNGÜSÜ
2025 YKS verileri, yükseköğretime geçişte tekrar eden sınav döngüsünün kronikleştiğini gösteriyor. Bir yükseköğretim programına yerleşenlerin yalnızca yüzde 30,12’si lise son sınıf öğrencilerinden oluşuyor. Başka bir ifadeyle yerleşen her 10 adaydan 7’si sınava tekrar giren adaylar. Veriler, lise son sınıf düzeyindeki 812 bin adayın yüzde 48,57’sinin tercih yaptığını, sadece yüzde 16,46’sının dört yıllık lisans programlarına yerleşebildiğini ortaya koyuyor. Bu tablo, sınav puanlarının beklentileri karşılamaması, istihdam olanaklarına ilişkin belirsizlikler, ekonomik koşullar ve mesleki rehberlik eksikliği gibi çok boyutlu faktörlerle ilişkilidir. Öte yandan, 2023 yılında 3,5 milyonun üzerinde olan YKS başvuru sayısı, 2025 yılında yaklaşık 2,5 milyona geriledi. Bu durum yalnızca demografik faktörlerle açıklanamaz. Eurostat 2024 verilerine göre Türkiye, üniversite mezunu işsizlik oranının genel işsizlik oranını aştığı tek ülke konumunda. 25-34 yaş grubundaki işsizlerin yaklaşık yüzde 49,2’sinin yükseköğretim mezunu olması, üniversite eğitiminin ekonomik getirisine yönelik algının değiştiğine işaret ediyor” denildi.
‘ASIL MESELE SÜRE DEĞİL NİTELİK’
Yükseköğretimde lisans programlarının üç yıla indirilmesi tartışmaları gündemdeyken, TEDMEM raporunda yükseköğretimde asıl meselenin program süresinden ziyade öğrencilere kazandırılan bilgi, beceri ve yetkinliklerin niteliği olduğu ifade edilerek, “Bu nedenle söz konusu düzenlemenin kısa vadeli adımlarla değil, bilimsel verilere dayalı ve uzun vadeli bir planlama çerçevesinde ele alınması gerekmektedir. Günümüzde eğitim sistemleri demografik değişim, dijital dönüşüm, yapay zekâ, iklim krizi ve hızla değişen iş gücü piyasalarının etkisiyle tarihin en hızlı dönüşüm dönemlerinden birini yaşıyor. Bu çok boyutlu değişim, eğitim politikalarının yalnızca bugünün ihtiyaçlarına cevap vermesini değil, aynı zamanda henüz tam olarak tanımlanamayan bir geleceğe hazırlık yapmasını zorunlu kılıyor. Teknolojik dönüşümün hızı bu gerekliliği daha da belirgin hale getiriyor. Bugün her iki yılda bir insanlık tarihinin tamamında üretilenden daha fazla veri üretiliyor. ChatGPT’nin yalnızca günler içinde 50 milyon kullanıcıya ulaşması da teknolojik yeniliklerin toplumlara ne kadar hızlı yayıldığını gösteriyor. Bu tablo, eğitim sistemlerinin geçmişte olduğu gibi yavaş ve kademeli değişimlerle değil, daha çevik ve öngörülü yaklaşımlarla yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Eğitim sistemlerini dönüştüren tek unsur teknoloji değil. Pek çok ülkede doğurganlık oranlarının düşmesi eğitim çağındaki nüfusun yapısını değiştirirken, bazı bölgelerde öğrenci sayılarının azalması okulların ve eğitim altyapısının yeniden planlanmasını gerektiriyor. Demografik dönüşüm eğitim sistemlerinin ölçeğini ve kaynak kullanımını doğrudan etkiliyor” belirtildi.
Raporda ayrıca, “İklim krizi de eğitim üzerinde giderek artan bir etki yaratıyor. UNICEF verilerine göre yalnızca 2024 yılında yaklaşık 242 milyon öğrencinin eğitimi iklim kaynaklı nedenlerle kesintiye uğradı. Bu öğrencilerin yaklaşık 171 milyonu aşırı sıcaklıklar nedeniyle eğitimine ara vermek zorunda kaldı. 2050 yılına kadar 1 milyar insanın ekolojik şoklar nedeniyle yer değiştireceği tahmin ediliyor. Bu gelişmeler, eğitim sistemlerinin yalnızca mevcut ihtiyaçlara cevap vermekle yetinemeyeceğini gösteriyor. Asıl mesele, bilinmeyen bir gelecek için eğitim sistemini temel varsayımlardan başlayarak yeniden tasarlayabilmek. Türkiye’nin gelecekte güçlü ve rekabetçi ülkeler arasında yer alabilmesi de büyük ölçüde eğitim sisteminin bu dönüşümlere nasıl cevap vereceğine bağlı. Çünkü eğitim sistemleri yalnızca bireyleri değil; aynı zamanda ülkelerin ekonomik gücünü, toplumsal dayanıklılığını ve küresel rekabet kapasitesini de belirliyor” ifadelerine yer verildi. (DHA)