“Jus ad bellum”, “Adil Savaş Kuramı” ilk kez savaş hukukunun babası sayılan Hugo Gratius tarafından ortaya atıldı. Elbette adil bir savaş olamaz. Bugün Ukrayna’da yaşananları nasıl adil diyebiliriz ki? Savaşın az vahşisi, masumları koruyanı, insan haklarını gözeteni belki olur. Hoş canların yitip gittiği bir dönemde bu yazı ne kadar doğru açıkçası kendi içimde çok tartıştım. Keşke kökten savaşı durdurabilsem. Ama namümkün. O nedenle de yazmayı bir insanlık görevi bildim.
Köklü tarihinde Hazarlar, Altınordu ve Türklerin egemenliği altında uzun yıllar geçiren Ukrayna topraklarında onlarca resmi ve özel müze bulunuyor. Ukrayna Ulusal Tarih Müzesi, Ukrayna Ulusal Sanat Müzesi, Getman (Hetman) Müzesi, Ukrayna’nın Kültür Mirası Müzesi, Taras Şevçenko Devlet Müzesi bunların başında geliyor.
UNİK ESERLER VAR
Dünyaca bilinen ve nadide eserlerin yer aldığı Ukrayna Ulusal Sanat Müzesi, Ukrayna figüratif sanatının dünyadaki en bilinen koleksiyonuna sahip. Müze envanterinde 40 binden fazla eser bulunuyor. Rus döneminden günümüze kadar olan süreçteki Ukrayna resim, heykel ve grafiklerinin başyapıtları bu müzede. Ayrıca 12. yüzyılın en nadir ikon koleksiyonlarından birine de ev sahipliği yapıyor. Bizans dönemine ait çok renkli ahşap kabartma “azizografiyle Aziz George”, Volyn'den Kutsal Anne “Hodigitria”, Aziz George Ejderha Avcısı ve Halychyna bölgesinden Mesih'in Tutkusu gibi Ukrayna'dan 14-16. Yüzyılların ikon resminin klasik örnekleri de sergileniyor.
TUZ MADENİ UNUTULMADI
Ukrayna’da aynı şekilde arkeoloji ve tarih müzelerin de çok nadide eserler bulunuyor. Elbette öncelikle can kayıpları önlenmeli ama sanat eserlerinin de korunması için bir mücadele verilmeli. İkinci dünya savaşında 1943 ve 1945 yılları arasında, Nazi'ler yağmaladıkları sanat eserlerinin çoğunu Altaussee'deki tuz madenlerinde tutuyordu. Bu eserlerin bazıları Avusturya'dan, bazıları ise Avrupa'nın çeşitli yerlerindendi. 1944 yılında yaklaşık 4.700 sanat eseri tuz madenlerinde saklandığı ortaya çıkmıştı. Halen o dönemden binlerce eser kayıp.
TROYA HAZİNELERİ DE SAVAŞ SIRASINDA RUSYA’YA GİTTİ
Yine Ruslar Berlin’e girdiklerinde ülkemizi de ilgilendiren Anadolu’dan Schliemann tarafından koparılıp götürülen Troya Hazineleri’ni kaçırmışlardı. Hazinelerin nerede olduğu yıllarca saklanmıştı. 1993 yılında Rusya eserlerin Puşkin Müzesi’nde olduğunu itiraf etmiş ve eserlerin savaş tazminatı olarak tutulduğunu dünyaya duyurmuştu. Ancak aynı dönemden çok sayıda eser ise bugün hala yeri bilinmez şekilde kayıp.
Savaşın acımasızlığı sanat eserleri üzerinde de büyük tehdit . 1954 Lahey Sözleşmesi, 1972 Dünya Mirası Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2017’de aldığı, tarihi anıtlara karşı saldırıların savaş suçu olarak kabul edileceği 2347 sayılı kararı olsa da son yıllarda Afganistan, Irak, Suriye, Bosna Hersek’de kültür varlıklarına yönelik şiddeti hepimiz yakından biliyoruz.
BAĞDAT, MUSUL YAĞMALANMADI MI?
Hugo Gratius’un 1625 tarihli Savaş ve Barış Hukuku kitabında ünlü tarihçi Polybius’a atıf yapar ( M.Ö.203- 120 B.C.) ve Polybius’un daha o zamanlarda savaş sırasında verilen gereksiz zararı sıralarken porikolar, tapınaklar, heykeller ve diğer eserler, sanatsal anıtları andığını hatta bunların yok edilmesine “bir şeyleri yok etme deliliği” olarak niteliğini aktarır.

“Bir şeyleri yok etme deliliği”ne hepimiz yakın zamanda şahit olduk. DEAŞ’ın Suriye’de Palmyra Antik Kentini yok etmesi, hatta Suriye arkeolojisi için büyük bir sembol olan Palmyra kazı başkanını Khaled Al- Assad’ı onlara yer, yol göstermeyi reddettiği için hunharca öldürmesi, Irak’ta Musul Müzesinde yaptıkları yıkım, Bağdat Müzesi’nin başına gelenler ortada.
TARİH BOYUNCA SAVAŞLAR HEP ZARAR VERDİ
Kültür varlıklarının ilk hukuki düzenlemeleri savaş ile ilgili metinlerde karşımıza çıkar. Mesela meşhur Savcı Cicero’nun ünlü komutan Gaius Verres’i yargılamasında yaptığı konuşmayla ilintilendirilir. Peki ne yapmıştır Verres? Valilik yaptığı dönemde işgale geldiğinde heykelleri, eski eserleri yakıp yıkmıştır. Günümüze yakınlaştıkça 1648 Vestfalya Anlaşmasının 133. Maddesi sayesinde İsveç’in savaş sırasında ele geçirdiği 133 el yazması arşiv belgesini Bohemya’ya geri vermek zorunda bırakmıştır. 1815’de Napolyon Savaşlarını bitiren Paris Konvansiyonunun savaşlar sırasında el konan eserlerin iadesine hükmetmesi, 1899 Lahey Konvansiyonu’nun 56.maddesinde yer alan hükme göre devlete dahi ait olsa dini ve kültürel yapılara ve eserlere zarar verilmemesi, bunlara el konmaması ve bu tür varlıklara, savaş durumunda daha büyük bir hukuki koruma anlamına gelen “özel mülkiyet” olarak muamele edilmesi mecburiyeti, aynı maddenin 1907 Lahey Konvansiyonunda tekrarlanması aslında bize uzunca bir süredir kültür varlıklarının savaşlarda nasıl heder edildiğini göstermektedir.
KAĞIT ÜSTÜNDE KORUMA TAM
İkinci dünya savaşı sırasında olanlar, 1954 yılında imzaya açılan ve UNESCO şemsiyesi altında yürürlüğe giren ‘’Silahlı Çatışma Durumunda Kültür Varlıklarının Korunması Sözleşmesi’nin’’ ortaya çıkmasına neden oldu. Bu sözleşmenin üç protokolü mevcut. Her üç metinde özetle kültür varlıklarının savaş sırasında zarar görmesinin önüne geçmek maksadında.
1954 Sözleşmesinin açılış metni der ki; “Her millet dünya kültürüne kendinden bir şey katmış olduğu cihetle, hangi millete ait olursa olsun, kültür eserlerine karşı vakî olacak tecavüzlerin bütün insanlığın kültür mamelekine karşı işlenmiş tecavüzler sayılacağını kabul eder.” Sözleşmenin ve protokollerin genel hükümlerine bakıldığında; bir askeri hedef haline gelmediği sürece kültür varlıklarını hedef almak ve bunlara saldırmak, bir kültürel alanı/varlığı askeri amaçlarla kullanarak orayı hedef haline getirmek, kültür varlığına kazara bile zarar verebilecek bir alana/yere karşı saldırıda bulunmak yasaklanıyor ancak bunların hepsi için bir istisna tanımlanıyor “zorunlu bir askeri gereklilik”. “Zorunlu askeri gereklilik” istinasının uygulanmadığı en önemli yasak ise silahlı çatışma durumunda kültür varlıklarının çalınması, yağmalanması veya yasadışı el koyma, vandalizme karşı olan yasaktır.
Örneğin birinci protokole göre savaş durumunda işgalci devletin, işgal ettiği yerde kültür varlığı kaçakçılığı ve yağmasını engelleme sorumluluğu vardır. Protokole taraf herhangi bir başka ülkeninse işgale uğrayan ülkeden yasadışı yollarla çıkarılan bir kültür varlığını yakalaması halinde iade etmesi zorunluluğu bulunur. Bunların hiçbirinin istisnası da yoktur. 1954 Konvansiyonun ikinci protokolü ise çok daha ciddi düzenlemeler getirir “Ciddi İhlaller” başlıklı bölümünde özel bir şekilde korunan kültür varlıklarına yöneltilen saldırı, bu tür kültür varlıklarının askeri maksatlarla kullanılması, kültür varlıklarının ağır tahribi ve el konması, hırsızlık, yağma ve haksız el koyma gibi suçları sözleşmenin ihlali sayar.
UKRAYNA TARAF AMA YA RUSYA?
Ukrayna hem 1954 Sözleşmesine hem her iki protokolüne taraf, özellikle ikinci protokole Kırım’ın işgalinden sonra taraf olmuş olması önemli bir mesaj. Rusya ise 1954 Sözleşmesine ve birinci protokole taraf. Buna göre ikinci protokole taraf olmasa bile diğer iki metinden doğan zorunlulukları nedeniyle hiçbir şekilde kültür varlıklarına dokunamaz, hedef alamaz, çalamaz, çalındığını görürse yerinde tedbirlerle korumalıdır.
Peki Rusya bunu yapar mı? Görünen köy kılavuz istemez. Zira Rusya birçok hukuki sebepten dolayı kendine işgalci demiyor ve Ukrayna’ya savaş ilan etmiyor. Peki bu laf cambazlığı Rusya’yı ileriki yıllarda kurtarır mı? Kırımı kendine bağlayan Rusya tüm bu uluslararası düzenlemelere rağmen çıkardığı tek bir kanunla tüm müze ve ören yerlerini kendine bağladı, müzelerde bulunan eserleri kendine mal etti. Buna açıkça el konma denmez mi? Lahey sözleşmesi neden devreye girmedi?
RUSYA UÇAK KRİZİNDE KAÇAKÇILIKLA SUÇLADI
Tüm bunların üstüne size trajikomik bir şey anlatayım. Yağmalamaktan pek de geri durmayan Rusya 2015 yılında yaşanan uçak krizi sonrasında tüm cephelerden Türkiye’ye saldırırken yaptığı işlerden biri de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sistematik olarak Suriye kökenli kültür varlıklarının kaçakçılığını yaptığı konusunda şikayette bulunmaktı. Halbuki Türkiye bu konuda son derece hassas ve şeffaf. Arap Baharının başlamasıyla birlikte hiç bir uluslararası kurum tarafından yönlendirme almadan, 2011 yılında Türkiye tüm müzecilerini, koleksiyoncularını uyardı. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzeler diplomatik durumun değişeceği ve eserlerin evlerine kavuşturulacağı güne kadar ele geçen eserleri ayrı ayrı korurken, İçişleri Bakanlığı Emniyet ve Jandarma Birimleriyse hiçbir ayrım yapmadan eser yakaladı. Bunun sebebi de bu olağanüstü durumda Türkiye’nin kurumları arasında hızlıca sağlanan koordinasyondu. Süreç boyunca Suriye tarafından UNESCO’ya bir mektup iletildiği ve Türk askerinin Suriye’de kaçak kazı yaptığını iddia eden bir şikayetle bile karşılaştı Türkiye. Bu iddiayı ispatlamak maksadıyla şikayet ekine belge maksatlı konmuş fotoğrafın ise İznik’te gerçekleştirilen ve Jandarma tarafından eşlik edilen bir kurtarma kazısından olduğu ortaya çıktı.
BARIŞ DÖNEMİNDE DE TEDBİR ALINMALI
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 2017 yılında 2347 sayılı bir karar aldı. Türkiye’nin de ortak sunucu olduğu bu karar Güvenlik Konseyinin tamamen kültür varlıklarının korunmasına adanmış ilk metniydi. Bu metin aslında temel olarak 1954 Lahey Sözleşmesi ve bunun protokollerinden doğan sorumlulukları tekrarlıyor ama önemli bir yenilik kültür varlıklarının terörün finansmanı için kullanılmasının önüne geçmek amacı güden tedbirler önermesi. Bence bu kararın en önemli yanıysa savaş için alınacak tedbirlerin barış döneminde de alınması gerektiği. Türkiye’nin böyle bir acil durum eylem planı var. Genel Kurmay Başkanlığınca koordine edilen Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığınca da desteklenen, sürekli güncellenen, her ile özel olarak acil bir durumda neyin nereye taşınacağını, kimlerin kimlerle iletişime geçeceğini belirten bir plan. Elbette bu plan gizli tutuluyor. Bu plan söylenildiği gibi güncel olsun ki – Allah esirgesin- bir acil durumda sonuçları en aza indirelim.


